Türk Edebiyatı’nda Bağdat Caddesi: Batuhan Kıran’dan “Cadde Çocuğu”

BMW, Chevrolet, Buick, Renault arabalarla gezintiler, Adidas Top Ten, Stan Smith ayakkabılarla yürüyüşler, Kristal Büfe, Pizza Pino, Divan’da yenilen yemekler, Metronom’dan alınan plaklar, radyoda Gece ve Müzik programı, Miles Davis, Mahavishnu Orchestra, Herbie Hancock gibi caz ustaları ya da Michael Jackson, Madonna, Lionel Richie gibi pop klasikleri… 1980’lerin Bağdat Caddesi’ne dair unutulmayan ne varsa, Batuhan Kıran’ın ilk romanı Cadde Çocuğu’nda yer alıyor.

Geçtiğimiz yaz piyasaya çıkan Cadde Çocuğu, 1983’de başlayan ve birkaç yıl devam eden bir olay örgüsüne sahip. O yılların Bağdat Caddesi’ndeki gençlerin yaşadıkları, ayrıntılı karakter ve mekan tasvirleriyle anlatılıyor. Romanı okurken sık sık bir film sahnesi izlermiş duygusuna kapılıyoruz ki, yazar bir röportajında romandaki hikayelerin başta film olarak çekilmesini amaçladığını belirtiyor. Olaylar çok akıcı ve doğal bir dille anlatılıyor, diyaloglar son derece gerçekçi ve dönemin ruhuna uygun. Herıld yani, manita, fiyakalı, sükse yapmak, tabanvay gibi o yılların jargonundan, günümüzde artık eskisi kadar kullanılmayan kelimeler, romanın dört bir yanından bize göz kırpıyor.

Roman kahramanları, Bağdat Caddesi ve civarında oturan, tabiri caizse iyi aile çocuğu, eğitimli, parlak gençler. Çok rafine bir müzik ve sanat zevkleri var. Hayatlarını Cadde’de en şık kıyafetlerle gezerek, araba yarışları yaparak, partilerde eğlenerek ve türlü maceralar atlatarak geçiriyorlar. Sadece araba yarışları değil, bisiklet gibi özel hobileri de var. Cadde çevresinde hemen herkes birbirini tanıyor, kim nerede oturuyor genellikle biliniyor, gerçek anlamda bir mahalle ortamı var. Caddebostan’dan Suadiye’ye gençler hep birlikte vakit geçiriyorlar; aralarına Kozyatağı, Göztepe gibi daha kuzeyden gençlerin de eklendiği oluyor. Birçok mahallenin henüz kurulmadığı, karakterler Kozyatağı’na arabayı sürdüklerinde ortamın birden ıssızlaştığı ve tarlaların görünmeye başladığı bir dönem bu. Karakterlerin maceralarında karşılarına çıkan çeşitli yaş ve meslek gruplarından insanların hikayelerinin de anlatılmasıyla romanda okuyuculara büyük bir karakter ve hikaye zenginliği sunuyor.

Maceraların dönüm noktası geceleri yaşanıyor, çünkü kahramanların sosyo-ekonomik yapılarına ters düşen bir tutkuları var: Araba “patlatmak”. Yani gözlerine kestirdikleri arabaların teyplerini ve çeşitli diğer eşyalarını çalmak. Bu tehlikeli macera onlara büyük bir zevk ve adrenalin sağlıyor, polislerle köşe kapmaca oynuyorlar. Baş kahraman Bebo, akşam araba patlatma seansından sonra hızla eve dönüp, radyodaki çok sevdiği Gece ve Müzik programına yetişmeyi ihmal etmiyor. Bu eğlenceli hayat sürüp giderken kahramanın Lidya adında bir kızla tanışması ve aşk yaşamaya başlaması, romanın seyrini değiştiriyor. Kız arkadaşının psikolojisinin karanlık yanları onu alışmadığı bir dünyayla tanıştırırken; Lidya sayesinde tanıdığı, gizemli konularla uğraşan bir grup insa,n ona olağandışı deneyimler yaşatıyor.

Romanda eşsiz bir karakter ve macera bolluğuna sahip. Bir genel hikaye var, bir de genel hikaye içinde anlatılan yan hikayeler. Bu hikayelerin her biri romandan bağımsız bir nitelik taşıyor. Bu aşırı bolluğu başarılı bir şekilde aktarmak ancak geniş bir hayal gücü ve genel kültürle mümkün olabilirdi. Yazar yaşamın birçok farklı alanından unsurları tek tek alıp, başarılı denilebilecek bir kolaj yaratmış. Müzik, arabalar, bisiklet yarışçılığı, dönemin modası, gizemli konular gibi birbirinden çok farklı alanlar romanda ayrıntılarıyla buluşuyor, Metronom’da boş kasetlere plaktan nasıl çekim yapıldığı, pikap ve teyplerin özellikleri detaylandırılarak anlatılıyor, Miles Davis’in Decoy albümünün kahramana hissettirdikleri bir müzik dergisi yazısıymış gibi kaleme alınmış, Caddebostan ve Şaşkınbakkal’da o yıllarda nerede hangi mağaza var tek tek tarif ediliyor, gençlerin çılgın maceraları, hangi mekanlarda kimlerin neler yaptıkları ilginç olaylarla aktarılıyor, boyutlar arası astral seyahatlerin anlatısıyla roman bir masal havasına bürünüyor, özellikle dönemin arabaları ve yarışlardaki işlevsellikleri konusunda son derece doyurucu bilgiler alıyoruz.

Batuhan Kıran Cadde ÇocuğuNihayet sahilde denizin doldurulmasıyla yapılan yol ve bunun getirdiği köklü değişimlerle romana bir hüzün perdesi çöküyor. Cadde’nin o yıllardaki değişimi anlatılırken, günümüzdeki kentsel dönüşüme eleştiriler yöneltiliyor. Cadde Çocuğu, belli bir dönemin Bağdat Caddesi ve çevresini olabilecek en ayrıntılı şekilde resmeden bir kitap. Akıcı ve keyifli anlatımıyla 410 sayfayı hiç sıkılmadan okuyoruz. 1983-1987 yılları arasından kocaman bir fotoğraf albümüne bakar gibiyiz. Ben yaşım itibariyle Bağdat Caddesi’ni nispeten daha geç bir dönemde tanıdım. Ama Kristal Büfe gibi mekanları dün gibi hatırlıyorum.

İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşam dinamiklerinin hızlı akıp gitmesinin, sahip olunanı kaybetmeyle ilgili sakinlerinde sürekli küçük travmalar yarattığı bir gerçek. Sadece Bağdat Caddesi değil, diğer semtlerde de küçüklüğümüzde sık gittiğimiz bir pastaneyi, en güzel filmleri seyrettiğimiz sinema salonunu, top oynadığımız park alanını bir zaman geliyor yerinde bulamıyoruz. Batı ülkelerinde var olana sahip çıkma duygusu herhalde daha güçlü olduğu için orada 100 yıllık mekanlar hâlâ ayakta kalabiliyorlar. Çünkü simge mekan kavramı oturmuş durumda ve simgelerin korunmasına son derece büyük önem veriliyor.

Bizim de bu konuda daha titiz olmamız gerekirdi. Birçok değişimi ne kadar istesek de engelleyemiyoruz. Sadece Bağdat Caddesi değil, diğer semtlerde bu sürekli değişim hali, her ne kadar büyük şehir dinamizmi açısından normal görünse de, insanlarda ister istemez sahip olunanı kaybetme korkusunu güçlendiriyor ve var olana sahip çıkma direncini arttırıyor. Cadde Çocuğu gibi romanlar, bir zamanlar yaşanmış ama artık var olmayan unsurları belgeleme konusunda büyük önem kazanıyor.

Sonat Ece KAYA

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close