Müziğin altın çocukları; Yarkın Kardeşler

Onlar müziğin altın çocukları… Daha çok küçükken müziğin içinde doğdular, çocuk yaşta iken müziğin içinde yoğuruldular, çok genç olmalarına rağmen önemli projelere imza attılar. Bağdat Magazin olarak müzisyen bir anne babanın çocukları olan Baturay ve Nağme Yarkın kardeşler ile Türkiye’den dünyaya uzanan müzik yolculuklarını ve planlarını konuştuk.

Müzisyen bir ailede doğmak nasıl bir duygu, çocukken neler yaşadınız?

NY: Müzik dolu bir evde büyümemiz, bizim için büyük şans oldu. Dedemiz Kamuran Yarkın, ünlü Türk bestecisi ve tanburisi. Annemiz ve babamız konservatuvar mezunu. Babamız, TRT’den emekli ve Yarkın Ritim Grubu’nun kurucusu Fahrettin Yarkın, annemiz de emekli müzik öğretmeni. İlk eğitimlerimizi zaten evde aldık. Küçük bir piyano vardı, onun tuşlarına basarak başladı benim maceram. İ.Ü.D.K. Piyano Bölümü’ne başladım. İkimiz de ilkokula giderken aynı zamanda konservatuvara da gidiyorduk. O zamanlar pek farkında değildik ama o dönemde ailemizin nasıl sevgi ve özveriyle bizi nasıl şekillendirdiklerini anlayabiliyoruz açıkçası.

BY: Tabi ben o zaman çok küçüktüm. Çocuk kafası ile tuşlara basarak ordan ses çıkması bile sizi şekillendiriyor aslında. Gittiğiniz okullar, aldığınız derslerin etkilerini uzun zaman sonra anlayabiliyorsunuz. Bir piyanist olarak piyanoya erken başlamak da avantaj oluyor.

Yarkın Duo

Her ikiniz de konservatuvar mezunusunuz sanırım…

BY: İstanbul Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Piyano Eğitimi’nden sonra, bir yıl da Erasmus programı ile Hollanda’daki Codarts’ta eğitimim devam etti. İTÜ Kompozisyon Bölümü’nde de yüksek lisansımı tamamladım. Doktora için de çalışmalarım sürüyor.

NY: Ben lise yıllarında İTÜ’de İstanbul Kemençesi okudum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Kompozisyon Bölümü’nde eğitimimi tamamladım. Yine aynı üniversitede kompozisyon üzerine master yaptım. Doktora tezim de yakında sona ermek üzere. Hâlihazırda İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda altı yıldır hocalık yapıyorum.

Birlikte çalışmanız nasıl başladı. Ağabey-kardeş çok uyumlu bir beraberlik var gibi…

BY: Evet, aynı evde müzikle büyümenin ve yoğrulmanın sonucu. Ben Hollanda Codarts’ta Erasmus programına devam ederken, Nağme de Hollanda’ya geldi. Kemençe-piyano konseri verdik beraber. Orada başka bir ağabey-kardeş Norveçli bir gruba rastladık. Ondan sonra da birlikte çalışmaya başladık. Ve “Yarkın DUO” grubunu kurduk.

Sonra ilk enstrümantal albüm “ONE” geldi…

NY: Evet, Yarkın Duo olarak yaptığımız ilk albüm. Biz içimizden geldiği gibi müzik yapıyoruz. Dışarıdan sanki doğaçlama yapılıyormuş gibi geliyor. Samimi ve yalın olduğumuz için etkili oluyor sanırım. Stüdyoda çalışırken de  hücum  kayıt (tüm enstürümanların aynı anda kayda girdiği sistem) şeklinde kayıt ettik. “ONE”, doğal ve yalın bir albüm oldu diyebilirim.

BY: Çok içimize sinen bir albüm oldu aslında. Çalışmaları yaklaşık bir yıl sürdü ama içinde on yıllık birikimlerimiz var. Bu arada stüdyoda ses mühendisimiz Sertaç Kakı’ya ve konuk sanatçımız Fahrettin Yarkın’a da katkılarından dolayı teşekkür etmek istiyorum. Ekibe müthiş destek verdiler her konuda. 

Çok genç yaşta olmanıza rağmen bakıldığında hem ulusal anlamda hem de uluslararası projelerde görüyoruz sizleri…

Benim “Baturay Yarkın Trio” olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli “Colors of Anatolia” adlı bir projem var. Proje kapsamda üç ayda 15 üniversitede konserler verdik. Jazz’la Anadolu’nun renklerini birleştirdik, harika bir kombinasyon gerçekleşti. Nağme de kemençesi ile destek verdi. Basta Enver Muhammedi, davulda Burak Cihangirli ile konserler verdik. Üniversitelerden aldığımız tepki muhteşemdi diyebilirim. Önümüzdeki yıl, “Colors of Anatolia” albümü de çıkacak. Anadolu’nun renkleri bize müthiş bir ilham veriyor.

NY: Katıldığımız en önemli çalışmalardan biri, Amerika’da Yo-Yo Ma’nın (20 Grammy ödülüne sahip olan dünyaca ünlü çellist) “Silk Road” (İpek Yolu) adlı projesiydi. İpek Yolu üzerindeki coğrafyalarda bulunan etnik enstrümanları ve müzisyenleri bir araya getiren anlamlı bir proje olması açısından çok önemli. Özel olarak seçim yapılan seçimlerde ben ve Baturay ayrı ayrı seçilip, davet edildik Türkiye’den. İki yıldır bu projede Türk Müziği ve İstanbul Kemençesi’ni tanıtıp, workshoplara katılıyoruz Yarkın Duo olarak. Tabi bizim için oldukça gurur verici. Ayrıca, bu proje kapsamında dünyaca ünlü Grammy ödüllü sanatçılarla birlikte ABD ve İtalya’da konserler verdik. 2018 yılında Yarkın Duo olarak Berklee College of Music’de Türk Müziği workshopu vermek üzere davet edildik. Ayrıca, Boston Türk Film ve Müzik Festivali kapsamında Boston Üniversitesi’nde konser verdik.

Abla-kardeş olmanın avantajları ve dezavantajları neler? Aranızda çok yaş farkı yok sanırım…

NY: Altı yaş fark var ama ben abla gibi hissediyorum. Ona karşı her zaman korumacı davranıyorum. Aynı evde yaşamak, ailenin sürekli desteği bizi biraz bir kıldı. Elbette aramızda belli farklar var ama küçük yaşta aldığımız eğitim, zaman içinde bizi birşeyler yapmaya itti. Aynı notaları duyuyoruz, aynı şeyleri hissediyoruz. Baturay solo çalarken, ben onun gururunu dinlerken yaşıyorum. Birlikte yaptığımız işlerde de aynı pencereden bakmanın çok etkisi var tabi.

BY: Nağme ile güzel bir iletişimimiz var. Zaten özellikle doğaçlama yaparken de bunları hissediyorum. Birlikte bir şeyler üretmenin, aynı düşünmenin bize çok faydaları oldu. Nerede hangi notayı basacağını biliyorsun, hissediyorsun. Bu çok önemli bir şey tabi.

Sizin bir de bağımsız yaptığınız projeler var değil mi?

BY: Benim jazz müzik yaptığım bir grubum var; Baturay Yarkın Trio. Çeşitli mekanlarda jazz müzik yapıyoruz. Onun dışında kendi albümüm “Su”, bu yıl içinde Ahenk Müzik etiketiyle çıktı. Nağme de bir parçada kemençesi ile destek verdi. Jazz, çocukluğumdan beri sürekli dinlediğim bir müzikti zaten.

NY: Ben, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda araştırma görevlisi olarak altı yıldır görev yapıyorum. Doktoram için İtalya ve Amerika’da araştırmalar yapıyorum. Zaman zaman çeşitli projelerde yer alıyorum vakit kaldıkça.

Bu soruyu her ikinize de soruyorum. Genel olarak müzik sizin için ne ifade ediyor?

NY/BY: Müzik herkesin hayatında olması gereken bir şey. Ne zaman başladığınızın bir önemi yok. Elbette çocukken, gençken başlamak bir avantaj, beynin gelişme dönemine denk geldiği için. Beyni çok farklı büyütüyor. Müziğe başlamak için hiçbir zaman geç değil. Herkesin bir şekilde aslında müzikle uğraşması gerekir. Çünkü müzik, insanlığın ortak dili. Biz de kendimizi, sahip olduğumuz kültürü bir şekilde müzik vasıtası ile anlatıyoruz. İnsanlara böyle ulaşıyoruz. Gücümüz yettiğince Türkiye’de müzik yapacağız. Bu topraklarda doğduk, bu kültürü tanıtacağız. 

Biraz İstanbul Kemençesi’nden bahsedelim mi?

NY: İstanbul Kemençesi, üç telli ve tırnakla çalınan yaylı bir çalgı. Karadeniz Kemençesi ile karıştırmamak gerekiyor. Zira hem yapısı hem de icra şekli açısından birbirlerinden çok farklılar. İstanbul Kemençesi, Karadeniz Kemençesi gibi ince ve uzun bir yapıya değil, daha tombul ve armudi bir yapıya sahip. Kullandığım İstanbul Kemençesi, Osmanlı sarayına girdikten sonra repertuvarı ve tekniği değişerek ince saz heyetine girmiş, günümüzdeki gibi icra edilmeye başlanmış.

Son olarak Kadıköy’ün hem cemiyet hayatı hem de müzikal olarak çekim merkezi olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

BY/NY: İkimizde küçüklüğümüzden beri Kadıköy’deyiz. Çocukluğumuz, okul yıllarımız hep İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda geçti. Burada çok anımız var. Özellikle son beş yıldır müzikal anlamda Kadıköy, tam anlamı ile vaha durumunda. Mekanları, atölyeleri, tiyatro ve konser salonları, sosyal hayatı ile Kadıköy, bizce Türkiye’nin en özel yeri. Burada kendimizi çok iyi hissediyoruz. 26 Ekim’de Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat’ta “Anadolu’nun Renkleri” konserimize herkesi bekliyoruz.

Diğer Haberler

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close